
Hindistan’ın şehirlerini gezerken yemek de kendi başına bir rota oldu. Delhi’de sokak satıcılarından tandoori tavuk ve köri patates yedim, chaat’i de denedim — baharatlı, tatlı-ekşi soslar, damakta iz bırakan bir tarz.
Dharamsala’da Tibet mutfağıyla karşılaştım, orası Tibetlilerin Hindistan’daki evi sayılır. Momos ve thukpa yedim, bir çay evinde butter tea’yi denedim — alışılmadık bir tat ama beğendim. Yeni bir tada alışmak da kendi başına küçük bir keşif aslında.
Jaisalmer’e geçtiğimde çöl şehri havasını hissettim. Gözleme ve dal bati yedim, bir de bira masala ve sona halwa gibi tatlıları denedim.
Jodhpur, mavi şehir dedikleri yer — burada baharat işi bir tık daha ciddi. Lal maans, tavuk tikka, gatte ki sabzi denedim, hepsi güzeldi.
Jaipur’da da benzer bir tempoda gittim — laal maas, daal baati churma, ve sıcakta serinleten bir lassi. Rajasthan mutfağı genel olarak beklediğimden lezzetli çıktı.
Son durak Agra’ydı, Taj Mahal’in de olduğu şehir. Orada kebap ve tikka gibi tandoori yemeklerini denedim, bir de Petha tatlısını.
Birkaç şey öğrendim yol boyunca: çeşme suyundan uzak durup şişe ya da kaynamış su içmek işe yarıyor, baharata alışkın değilsen yavaş yavaş başlamak lazım. Ama sokak yemeği yemek, sadece karnını doyurmak değil, oranın hayatına biraz dokunmak gibi bir şey — belki de bu yüzden hâlâ o tatları hatırlıyorum.
Bir Cevap Yazın